TR / EN
Hep geçmişten konuştum. Ama gelecek de var. Kentlerin geleceği cazip bir uğraş olmasaydı SimCity oyunu çoluğu-çocuğu, büyüğü-küçüğüyle bu kadar tutmazdı.
Ya sonra?

Hep geçmisten konustum. Ama gelecek de var. Kentlerin gelecegi cazip bir ugras olmasaydi SimCity oyunu çolugu-çocugu, büyügü-küçügüyle bu kadar tutmazdi.

Tipki toplumlar ve insanlar gibi kentlerin gelecegi de belirsiz. Yine de kehanet sinirini geçmeden haklarinda konusmak mümkün. Her konuda oldugu gibi bunda da egilimleri ölçüp biçmek sartiyla, yani “destegi yitirmeden”, Istanbul’da yaklasik çeyrek yüzyillik araliklarla atlayan degisim etaplarinin sonraki diliminin (birçok konuda milat olmasina hazirlanilan 100. yila kadar) kentsel degisime iliskin yön ve temalarini kestirmeye çalisirsak…

Önce kötü haber; gerek 3.köprü ve çevreyolunun çekme, gerekse de ikincinin itme kuvvetiyle Istanbul’un hem Avrupa hem de Asya yakalarindan Kuzeyindeki yesil banda dogru yayilacagi iki bakimdan da dogrulaniyor. Hem ikinci ve ilkinin birlesik etkisi tam da böyle oldugu ve bu arada bunu engelleyecek herhangi bir köklü sosyal ve siyasi degisim olmadigi için, hem de böyle bir egilim önceki çeyrek yüzyilda zaten basladigi ve otoyol kavsaklarinda odaklanan yogunlasma noktalari siçrama tahtasi yapilarak Kuzeye dogru siçramalarla zaten gerçeklesmeye basladigi için. Istanbul’un hayrina olmayacak bu egilimin sürecegini öngörmek mümkün. 90’lardan beri yaklasik çeyrek yüzyildir Avrupa yakasinda Levent ve Maslak, Asya’da da Ümraniye ve Kavacik kavsaklari üzerinden gelen itme güçüyle iskan bölgelerinin Kuzeye dogru hareketlendigi görülüyor. 2.çevreyolunun bu itme kuvvetine yapilacak üçüncünün de çekme kuvveti eklendiginde, yeni çevreyolunun kritik kavsaklarinda olusacak alt-merkezlerin, ikincideki Kavacik’in Beykoz’u, Ümraniye’nin de Çekmeköy’ü tetikledigi gibi yeni iskân yogunlasmalarina yol açmasi beklenebilir.

3. köprü insaatinda güncel durum, köprü ayaklari ve Bogaz-Karadeniz esigi.

Özellikle de Istanbul’un bugüne kadar mesire alani disinda pek kullanmadigi Karadeniz kiyilarinin cazibesi de eklendiginde çeyrek yüzyil “imar sart” yazisinda anlattigim simdiki çeyregin hikâyesi benzerinin bu kez de Kuzey bandi için gerçeklesebilecegini kestirmek zor olmasa gerek. Ama eger öyle olursa bu hikâyenin içinde maalesef hava-durumu konularinin daha çok geçecegi de artik belli oldu. Çünkü daha simdiden ciddi hasar görmüs Kuzey bandi, bu muhtemel gelismelerle, sonuçlari günlük hayatta bile hissedilebilecek islev kayiplarina (cereyan ve hava temizligi) ugrayabilecek. Bu iklim konusu maalesef küresel gündemle de örtüsecege benziyor…

Neyse ki bazi iç açici beklentiler de yok degil, örnegin sahildeki Bogaz köyleri; Levent-Ulus-Etiler ve A.Hisar-Kavacik sirt yollariyla Bogaz’in sahilinden sirtlarina tasinmis sirkülasyon hatlari yukarilarin canliligini pekistirirken, asagidaki yali köylerini de cansizlastirmisti ki, Bogaz’in bu ceplerinden mahrum kalmak Istanbul’un önemli mekânsal derinliklerinden birinin de kaybi anlamina geliyordu. Örnegin Ulus ile ara kesitindeki yamaçlarina bir ara kismi bir nüfusu çekmis olan; Bogaz’in önemli nirengilerinden Arnavutköy içteki mahalli canliligini tedricen yitirmenin yani sira sahilinin canliligini da Tarabya artigi birkaç lokantaya emanet etmis durumda. Ortaköy’ün 80’lerin talihsiz bir yilbasi gecesi baslayan disa açilmasi bu açilimin asiri merkezileserek Beyoglu yakasi genç nüfusunun tamaminin yali mekâni haline gelmesi diger Bogaz köylerinin issizligini pekistirdi. Kuzguncuk’u tasiyan aydinlarin da sahilin bir yerini daha kaldiracak mecali yok gibi. Çengelköy ve Kandilli ile Kuruçesme’de son 10 yilda görülen kipirdanmaya Bogaz’in diger eski köylerinde de tanik olunup, bugünün gençligine hatira birakacak kamusalliklar olusabilir. Tabii en asiri, beter örnegi Bodrum’da yasanmis kuru-gürültüye dönüsmeden gerçeklesme garantisi de olamaz bu egilimin. Sadece Bogaz kiyilari da degil; Bakirköy, Yesilköy, Moda, Fenerbahçe, Caddebostan, Bostanci gibi Marmara kiyilarinin da yeniden kesfi söz konusu olabilir. Son dönemin Maltepe sahili taze bir soluk anlamina gelebilir buralar için. Haliç’deki yenilenme projeleri oradaki sahil yerlesmelerinde benzeri etkiyi yaratir mi? Beklentiyi mevcut sakinleri hasimlastirarak baslamis islerden çikacak hayirla kisitlamak kaydiyla belki? Kurucesme’nin tüm üst siniflarin taskinlik yerine dönüsme egilimi de GS adasinin devreye girmesi ve birkaç sükunet içindeki lokantanin da etkisiyle yatismis gözüküyor.

Levent-Maslak-Büyükdere sirtinin Bogaz yamaci ve sahiline tasiyabilecegi canliligin simetrigini de karsi tarafi Kagithane yamaçlarina ve tabanina tasimasi da muhtemel: Tabii yamaçlar açisindan sorun yok, hatta avantaj var da vadi tabaninda Levent-Maslak’tan sarkip tabana siçramis is merkezine yatkin yogunlasma egilimi, buradaki Kagithane yazimda anlattigim, her bakimdan mükemmelen Istanbul’un kent parki olma imkâninin daha ihtimal haline bile gelemeden yok olup gitmesi anlamina gelecektir. Ki, yine buraya yazdigim Arkeoloji parkiyla birlikte bu kent parkinin da müjdesi, bundan böyle kendi iktidar oyunlariyla oyalanmak yerine, Istanbul’un ve Istanbullular’in sorunlariyla ugrasmayi is edinecek bir iktidarin da müjdesi olurdu.(1) Böyle içten bir moral yenilenme, son çeyrek yüzyilda kürenin moda ilgi odaklari arasina girmis Istanbul’un, bir de içten patlamayla Bizans’in kurulus ve Osmanli’nin fetih ertesi parlak zamanlarini bile yeniden akla getirecek bir hayal alemine kadar sürükleyebilirdi bizleri. Evet, “atla deve degil!” lafini hatirlayarak metropolün müzminlesmis sorunlarini degil yasamak, konusmaktan bile artik ziyadesiyle yorulmus olsak da, tamamlanmis bir entegre rayli sisteme eklenecek bu iki parkla Istanbul; gerçekten de yasamaktan sürekli sikâyet edecegimize sükrettigimiz bir sehir haline gelirdi. En azindan halen hayatta olan ve yakinda dogacak kusaklar da, yüzlerce yillik atalarinin hayal artiklarindan kalma umut borçlarinin kefaretini ödemeye yetmezdi kuskusuz ama, yakinmaktan degil, sükretmekten bikmanin nasil bir sey oldugunu en sonunda nihayet tadip anlamis olurlardi. Evet fizibilitesi, maliye ve finans profesyonellerinin harci, ama eminim haydi köprü ve 3.çevreyolu ile Zihni Sinir kanali projesi bir yana, su konusup durdugumuz üç-bes mixed use (karma program) “AVM+rezidans+ofis” projesinin toplam bütçesiyle hatta, yine üçü-besi geçmeyen otoyol viyadügü bütçesiyle bile, bu iki parki gerçeklestirmek mümkün olurdu. Demek ki daha da eski deyimiyle, umudun arkasinda oldugu Kaf dagi fiziki/dogal bir engel degilmis de düpedüz Türkiye’nin iktidar yapisinin degismeyen temeli iktidar blogundaymis. Daha önce de yazdigim gibi ayni anda hem Londra hem Roma oluvermek gerçek olamayacak kadar yakindaki bir uzanma mesafesinde duruyormus meger. Yani, kaynaklarin kullanimina adi açikça telaffuz bile edilemeyecek irrasyonel hirslarin mi yoksa Istanbul’un sakinlerinden ulusal ve küresel ölçekli kullanicilarinin aleni kadar mahrem, kamusal kadar da özel olabilen rasyonel ihtiyaçlarinin mi belirleyici olacaginin yanitindaymis. Evet, onyillardir erteleyip durdugumuz hayaller ve umutlar bu kadar da ucuz ve imkânlarimiz dahilindeymis meger gerçekte. Devrim degil, makul ölçülerde müzakere ve iletisimle desteklenmis bir hesap-kitap isiymis eninde-sonunda: Devlet maliyesi hesaplariyla, sermaye finansi hesaplarini ucuca ekleyip sonuç alabilecek Serif Sayin ve Hilmi Güvenal kafa kafaya verseler Erdogan Turgut misali bir insaat profesyonelinin de destegiyle, kapsamlica bir fizibilite dosyalik isten fazlasi degilmis. Tabii onlarin kendi kendilerinin karariyla degil de sonucunu siyasi ve ekonomik iktidar bloku kadar sosyal müzakere mutabakatinin muhatabi sinif ve tabakalarin da, yani devlet ve de sermayenin yani sira genis emekçi ve tüketici siniflariyla onlarin sivil ve siyasi örgütlerinin de dikkat kesilip can kulagiyla dinlemeye hazir oldugu bir ortamda çalismalari kaydiyla. Yani mali, finansal ve insai derinliklere haiz rasyonel bir teknik projeden ancak siyasi ve iktisadi statüko kadar kitlesel sosyal destegi de ardina almis bir toplum yararlanabilir. Yoksa her zamanki gibi proje içeriksiz; içerik de projesiz kalir. Projeyle ekonomik siyasal sosyal gerçekligin bulusmasi ise yazinin en basindaki jenerik resim olarak kullandigim manzaranin, coskunun gösterisi olarak degil de kollektif hakikati yani kendisi olarak yasanmasi anlamina gelir ki, sosyal devrim de zaten buna benzer bir sey olsa gerek… Öyle ya metropoller ille de hep Blade-Runner (biçak-sirti) misali Los Angelik distopya hayal ettirecek degil ya? Bakarsiniz su bizim kir-pas içindeki yorgun-argin Istanbul da bunca zaman sonra müskülpesent dostumuz Günkut Akin ile cevval dostumuz Bülent Somay’i birarada tatmin edecek kiyi-köse-bucaga sikismis, bir sosyal ütopya hayalini canlandirip diri tutuvermis.

Tevatürü bir vesileyle daha anmistim: Matematik imtihanindaki tek kelimelik “why?”(neden?) sorusundan yegâne geçer notu yine tek atislik bir yanit almis, “why not?” (neden olmasin?)…

Bu nasil iyi haberdir ki, umutlanmayi Büyükdere’nin Bogaz yamacindan Kagithane yamacina tasimaya hazirlanirken yazinin sonunu getirdi bile… Is iyimserlige gelince olmasi muhtemellere odaklanamayip, olsa ne iyi olacaklara dayandik… Hayallerin gerçeklesmesinin fiziki ve ekonomik kolayligiyla da yüzyüze gelip (alt tarafi birkaç AVM ile birkaç otoyol viyadügü karsiligi) sosyal destegi de satir aralarindan “elde var!” ile geçistirince, baska konulara girme firsati bulamadan yaziyi bitirmis oldum. Ama ötelenmis olsalar da hâlâ yerim var. Ne de olsa yer/vurus siniriyla gazetede degil, sinirsizligiyla sanal ortamdayim. Ve hayatimda ilk kez, yazdigim bir metin böyle önceden kurulmamis biçimde ve adeta kendi seyrini çizerek aniden bitiverdi. Orta yerinde yazi biter mi? “Neden olmasin?”lara fazla dalininca bitiyormus demek. Çoook uzun zamandir kalkismamanin acemiligi herhalde…

Istanbul’un muhayyel parklarinin olabilirligini de geçtikten sonra kendisine ve muhtemel çeyrek yüzyillik yakin gelecegine dönersek…

Hep genlesme ve siçrama egilimlerinden ibaret olacak degil ya, Bogaz köylerinden beklenti misali zaten imar edilmis mamur bölgelerde de degisiklik olacak elbet. Bunlardan birinin de geçen seferki “Imar sart” metnimin zaman araligi içinde. Yani Levent-Ulus-Etiler iskâninin göze girme süreci içinde, önceki gözdeler Cihangir ve Tesvikiye’nin de canlanip yeniden itibar kazanmasinin benzerinin Levent-Ulus-Etiler için de geçerli olmasi muhtemel gelismelerden. Tabii bu arada rönesansini yasamis Galata-Pera canlanmasi da gerilemeden. Demek üç kusagin üstüste binerek birarada yeniden yesermesi muhtemel. Kuzey bandina meyleden iskân alanlari her iki taraftan Bogaz’in sirt çizgilerinden beslenerek canlanmis yamaçlari ile basta Haliç dönemeci olmak üzere Bogaz ve Marmara kiyilari ve yine bu kiyilari berilerindeki yamaçlara dogru derinlestiren eski köy peyzajlari. Öyle ki, geriye neredeyse sadece Tarihi Yarimada’yi sirttan kateden Fevzi Pasa aksiyla Marmara tarafi tabani Vatan-Millet caddeleri arasi, yani kendilerini Zeytinburnu, Taslitarla gibi erken gecekondu semtleri kadar sur disinin banliyö yerlesmeleriyle de ayni zincirin halkalarina dönüstüren 60-70’lerin kendine has raconuyla, minibus kültürüyle, karadan disa açilmis Aksaray-Fatih-Edirnekapi hatti kaliyor. Evet 19.yüzyilda vapurlarin denizden yaptigini 100 yil sonra karadan yapip ortakligi içe dönüklük olan farkli sinif ve kent kusaklarinin yerlesmelerini karadan birbirine baglayan özgün Istanbul vernaküleri minibüs kültürü Tarihi Yarimada ile yetinmeyip Asya yakasinda da benzeri rolü oynayacak ve bu kez de kendi adiyla minibus yolu diye anilacak yol üzerinden Kadiköy banliyölerinin sinif farkina da denk düsen deniz ve kara tarafi yerlesmelerini Maltepe ve Pendik’e kadar birbirlerine açacakti. Yani sira tipki eski yarimadadaki gibi Kadiköy ve Üsküdar’i da terminale dönüstürerek Ümraniye’den Maltepe’ye kadar yayilmis gecekondu yerlesmeleri de yine bu yolculuktan öte kalici yasama biçimine de dönüsmüs kendine has alt-kültür araciligiyla bu alt-merkezler üzerinden zamanin kentine entegre oluyorlardi. Taksim ve Besiktas terminallerinden ve Barbaros-Büyükdere hatti üzerinden Kagithane yamaci gecekondulari ve küçük sanayi yerlesmelerini Bogaz köylerine baglamakla da Beyoglu yakasinda benzeri bir islevi yüklenmis oluyor. Entegre rayli sistem bu Türkiye’ye özgü enformel inisiyatifi, daha simdiden nostaljiye dönüstürmeye basladi bile. Oysa bir Istanbul müzesinin 60-70 araligi bölümündeki önemli objelerden biri herhalde içindeki parlak isiklari, müzigi, muavinin kendine has müsteri toplama dili ve orta sehpasina dönüsmüs motor kapagi, vites koluna asili tespihleri ile direksiyonu kaplayan renkli pelüsüyle bu minibüslerden biri olurdu.

Yeniden kentin mevcut imarli alanlarindaki muhtemel degisikliklere dönersek: Bunlar Zorlu misali gözönünde olup dikkat çektiklerinden kamuoyunun da en çok ilgisini çekip konu haline getirdigi gelismeler oluyorlar. Geçtigimiz dönemde konu olmasina ragmen sonu getirilememis en cazip ve kapasiteli merkezi atil alan Haydarpasa konteyner terminali olacaga benzer. Tam Bogaz’in baslangici da olan merkezi konumuyla bu iri kiyi bandi, ardindaki Haydarpasa garinin akibeti dolayisiyla gündeme tasindi en çok. Oysa Kadiköy-Haydarpasa arasi yeni entegre rayli sistemin Asya tarafindaki en önemli terminali haline gelmekte oldugundan garin oldugu konum ve sekilde kalmasinin ne kadar mümkün olacagi meçhul. Garin konteyner terminali olarak devam eden sahil bandi ise, Istanbul’un spekülatif gelismeye en açik yeri gibi durmaktadir. Hatta Beyoglu yakasinda, dolayisiyla da gözönünde oldugundan daha çok gündeme gelmis Karaköy-Tophane rihtimindan hem daha bos hem de daha iri bir dilimdir ve kapasitesi kadar tehlikesi de buradadir.

Tam Bogaz’in baslangicinda, Sarayburnu’nun karsisindaki konumu ve büyüklügüyle Istanbul’un o dillere destan denizden algisini köklü ve geri dönülmez sekilde degistirebilecektir. Ortaçag’in erken zamanlarindan beri seyyahlar Istanbul’un esas cazibesinin Marmara’dan gelip Sarayburnu’nu dönerkenki silüeti oldugunu tekrarlamistir. Çagimizda da iki kente denizden gelmek gerektigi söylenmektedir ki bunlar Istanbul ve New York’dur. Bunlara Venedik de eklenmeli bence. Ama o rihtima buraya resmini koyduguma benzer bir projenin uygulanmasi halinde Istanbul’un deniz yaklasimini ve Marmara-Bogaz-Haliç ile birlikte üç yakasinin da kesistigi o en kritik ve büyük Istanbul’un da cografi agirlik merkezi noktasi (yani tam ortasi/göbegi) niteligindeki kavsagini domine edeceginden mesela Zorlu’dan çok daha radikal ve geri dönüssüz bir hasarli etki birakilmis olacaktir. Oysa Kadiköy-Haydarpasa arasindaki genisçe bir alana Asya yakasinin baslica rayli sistem terminal tesislerinden biri planlaniyor. Bu terminalle ve mevcut gar binasiyla yerinde ve kullanisli iliskiler içinde olacak ve mesela Barcelona’nin Forum bölgesi türü yaratici kiyi düzenlemelerinden de ilham almis, kamusal kullanima elverisli yumusak bir sahil bandi proje ve uygulamasi, buraya nasil ve ne yogunlukta bina yapsak ya da nasil binalara ve ne yogunlukta izin versek tuzaklarindan da koruyacaktir. Istanbul’a bu sefer de buradan verilmesi muhtemel hasari önleyecek baslangiç sorusu “Buraya[yi] ne yapsak?” sorusu olurdu ki, o takdirde bu durum zaten muhtemelen bir kez daha farkedilecektir; bina yapmadan da proje yapilabiliyor. Buna “peyzaj” deniyor artik. Bu sözcük bitki odakli içeriginden siyrilali çok oldu. Hatta içinde bina olan konularin bile adi olabiliyor. Kir oldugu gibi kent, dogal oldugu gibi örnegin sanayi peyzaji benzeri yapili çevre peyzajlari da mümkün artik. O zaman bu yeni çeyregin esiginde dikkatimizi en çok nereye verecegimiz ve nasil bir çerçeveden bakmamiz gerektigi çikiyor ortaya. Ama önce su dikkat dagitmaktan baska ise yaramayan gar takintisindan da kurtulmaliyiz. Çünkü simdiden belli ki gar bu yeni peyzajin en nadide parçasi olacaktir. Ve ayirdedici misyonu olan kitlesel sirkülasyonu sekillendirme islevini yitirecegi çoktan belli. Bir gar binasinin en önemli konusu sürecin baslica aktörlerinden olacagi asikâr demiryolu personeli ofislerinin içinde ne ölçüde bulunacagi olmayacaktir. Önemli olan konuya Istanbul ölçegi ve tarihi perspektifiyle bakilmasidir.

Dolayisiyla buraya[yi] söyle veya böyle yaparken aceleye getirmeyip gar bu baglam içinde nasil ve ne tür bir kullanimi üstlensin sorusunda ve yerinde bir cevabinda israrli olmak gerekiyor.

Tabii ki bu biçagin sirtlarinda oynarken en önemli aracimiz bugün hâlâ tasarim dünyasinin en tecrübeli ve birikimli kültür hafizasiyla mimarlik olacak. Bakmayin Zorlu vakasinda çaresiz kalip geri çekilmek zorunda kalmasina, anlatmaya çalistim, (2) orada hep tekrarlanamayacak çok özel sartlarin benim tragedya diye adlandirdigim özel baglamlar içinde biraraya gelmesi söz konusuydu. Yakin geçmisiyle ilgili hafizasina bu tecrübeyi de katmis bir mimarlik, bu meselenin de altindan zorlanmadan kalkar. Yeter ki aceleye getirilmesin, muhakemeye ve salim kafaya sans taninsin…

Tophane-Galata rihtimi bu ölçüde bos olmadigi için bu kadar tehlikeli degil ve zaten orasi için diger taraf gibi ürkütücü tablolar çizen projeler de dolasmadi ortalikta. Ama dikkati su Zeytinburnu sahilinden de kurtarmak lazim. Sinifin/takimin uzununun arkadan boyunu göstermesi misali Haliç’e düsürebilecegi gölge Haydarpasa’da olabileceklerin yaninda çocuk oyuncagi bile degil, bebek biberonu gibi kalir. Dikkat daginikligi bu konuda da çagin en önemli sorunu… Galata-Tophane rihtimini bekleyen gelismenin ise simdiye kadar kamuoyuna yansiyan proje imajlarindan da anlasilacagi gibi öyle Zorlu veya Haydarpasa türü Istanbul’un sinirlarini zorlayip sabir tasiracak özellikleri yok. Galata’nin parçali dokusuyla usulca temasa geçen hamleler söz konusu orada. Haliç koyuna girersek, orada zaten ne olacaksa oldu. Sadece tersaneler kaldi, tersane projesiyle birlikte Tepebasi-Sishane yogunlugunun Kasimpasa’ya dogru inmesi beklenebilir. Sishane kavsagina Murat Sanal’in projesiyle insa edilen otopark “peyzaj” ile kastettigimin yerinde bir örnegi. Yeryüzünün üzerine bir kütle konarak yapilmis müdahaleden çok kabuguna yapilan müdahale ile bazi kentsel ihtiyaçlarla içiçe geçirmis oluyor. Tabii bu söylenenden yeryüzüne konacak kütlelerden her durumda kaçinmak gerektigi sonucu çikmamali. Görmeye can attigimiz pek çok yere özelligini kazandiranin genellikle bu nitelikteki binalar oldugunu da unutmamak gerekir. Iste karsidaki Ayasofya ve Topkapi kompleksi, o tepe onlarsiz ne kadar alelade olurdu. Üstelik bu yapilar sadece o tepenin degil, Istanbul’un çekim gücünü artirmaktadir. Geçen hafta söyledigim gibi “Imar sarttir” ve bina, insa etmenin en eski ve kültür iletken enstrümanidir. Yani Haydarpasa’ya proje yapiliyor denince hemen irkilmek zorunda degiliz. Evet çok kötü anilarimiz, hatta travmalarimiz var ama yerinde müdahaleler Istanbul’un o en can alici kavsagina, dolayisiyla da silüetine ciddi katki anlamina gelecektir. Bir de Sirkeci rihtimi var; Sarayburnu’ndan baslayip Unkapani’na dogru giderken, Galata köprüsüyle karsiya Karaköy’e siçrayan rihtim bandi. Orasi kullanilmayan bir yer degil kentsel kullaniminla bütünlesmis canli bir kamu alani. Problemi sekilsizliginde ve akiciliktan yoksunlugunda. Yine bizim master stüdyosunda Murat Tabanlioglu atölyesinde yapilan çalismalar burasinin ne kadar kullanilmamis kapasite barindirdigini sergilemisti. Mesele oralara yapilacak binalarin rakamsal büyüklügü olarak degil de oradaki kitlesel hareketliligin uygun, akici ve kentsel deneyimi tesvik eden bir sekil almasi olarak tanimlanmasinda. Yani Zorlu vakasinda da söylemeye çalistigim gibi problemin taniminda. Zaten bir insai girisimin ve mimari projenin kaderi de öncelikle o problem tanimi sirasinda belirleniyor ki buna da sorunsal (problematik) diyoruz. Evet verilen yanittan çok sorulan soru belirliyor pek çok sey gibi mimarligin ve kentin çehresini de. Peki Sirkeci Karaköy böyle de Üsküdar ve Kadiköy farkli mi? Ayni sekilsizligin lineer degil de leke seklinde yayilmislari da oralarin karakteri zaten, rihtimlarin çogu ölçek farkiyla ayni durumda. Ortaköy ve Çengelköy, hatta Samatya rihtimlari kullanislilik ve canliligi iyi tasiyip hatta tesvik etme kapasitesinin örnekleri olabilir. Sahiller kadar, cazip oldugu kadar tehlikeli de olabilen diger yerler de tepeler. Neyse Levent-Maslak hatti yükünü tuttu da yeni tehditlerden kurtulduk. Bir iyi örnek eski küçük saray sonra lise olan Kandilli. Istanbul’un yemek yemesi ve vakit geçirmesi en güzel lokantasi oldu bana kalirsa ama her kapasiteli yerin lokanta veya otel olma mecburiyeti de yok. Bazen yerindelik kriterini karsilamanin ideali de olabiliyor o kadar… Sanirim moral içerigi bakimindan sonunu çoktan geçmis oldugum yazinin fiziki sonuna da geliyorum. Özetle, Karadeniz’den Marmara-Bogaz-Haliç kavsagina kadar bol bol sahil konusacagiz gibi duruyor gelecek çeyrek yüzyilda. Bir de su müzmin konu deniz ulasimi etkinlesse iyice hakki verilecek su sehrin. IDO’nun deniz taxi uygulamasi ne de güzel kanitladi yaraticiligin sonu olmadigini. Metrobüs gibi kitlesel degil belki, ama kullanisli bir alternatif olarak akilda ve cep telefonlarinda bulunmasi hayatin konfor potansiyelini artiriyor. Mesafe, köprü, trafigi, son vasita tarifesi gibi metropol açmazlarina karsi etkin bir ilaç oldu. Akil edenin aklina saglik. Ilginç yan etkileri de olabiliyor. 3-5 kisi, Kanlica’dan Emirgan’a altindaki arabayla ve üzerindeki köprüden ne kadar zamanda varilacagini hesaplayana kadar bir balikçi motoruyla ve 5-10 TL’ye geçivermek mümkün ve de konforlu. Istanbul’un en çok nefes tüketilen sorunu köprü trafigine feyk atmanin hazzi da cabasi…

Özellikle Kuzey bandina yayilma bahsinde belirleyici olacak önemli bir konu da büyük ve gözönü projelerinden çok hayatin içine sinmis ve farkedilip üzerinde durulmadan geçip gidilen siradan yapili çevre üretiminde mimarliga ne kadar is düsecegi belki de digerinden daha bile belirleyici bir konu. Bizler üniversitede 80’lerden itibaren özellikle de çoklu konut üretimini konu etmeye basladigimizda yapili çevre üretimine en kalici hasarlari verip müdahaleye karsi bir de bariyer olusturan mesin gibi dayanikli bir alt-kültürün de zemini olan bu konu daha mimarlarin masalarina konmus bir is haline gelmemisti. Metropolün toplam yapili çevre hacmi içinde en ciddi yeri kaplayan bu ikamet eksenli yerlesme programi, insaat süreçlerinde hasbelkader rol almis aktörlerin tesadüfi ve amatörce edinilmis aliskanliklariyla üretiliyordu. 90’lar dönüm noktasi oldu ve özellikle de Zekeriyaköy-Göktürk, Çekmeköy gibi yeni burjuva iskân bölgelerinde mimari büro eleginden geçmis, mimar masasi görmüs projelerle yapilmis kent peyzajlari belirmeye basladi. Maltepe’nin Karadeniz tarafinda yeni olusan peyzajlar, farkli üretim biçimi ve farkli aktörlerin inisiyatifiyle üretilen yapili çevre peyzajlarinin birarada sergilenmesi bakimindan ders çikarilacak örneklerle dolu bir bölge. Örnek olsun diye, birkaç imaj koyuyorum:

Mimarlik formasyonundan ne ölçüde yararlanilacaginin karari üreticisi ve tüketicisiyle insaat sektöründe ve orada bir araya gelen aktörlerin inisiyatifinde olacak. Mimarlik bagnazligi degil ama sanirim 90 sonrasi deneyimi gösterdi ki projelere mimarligin katkisi (3) sirketlere ekonomi, kullanicilara ekonomi ve kullanislilik, kamuya da derli-toplu yasam çevresi bakimlarindan epeyce faydayla geri dönüyor. TOKI maalesef bu konunun en tutucu aktörlerinden biri. Israrla bildigi ve hepimize ezberlettigi bloklari oraya-buraya serpistirmeye devam ediyor. Gördügü sosyal direnç bile pragmatik nedenlerle dahi olsa çare olarak mimarligi aklina getirmiyor. Halbuki modern mimarligin önceki dönemlere göre en fazla deneyim biriktirdigi alan bu siradan çevrelerin yeniden-üretiminde disipline olup çevreyi aleladenin basiboslugundan kurtarmak. Modern dünyadamimarligin dikkati, saraylar ve anitsal dini yapilar yerine ortalamanin iskân bölgelerinde toplanmis. Dolayisiyla, hakki verilerek yeniden-üretilmis bir mimarligin bu Kuzey bandinin gelisiminde ne ölçüde etkin olacagi da Istanbul’u bekleyen en önemli konulardan biri…Adini tam telaffuz etmedigimiz bir bölge de Avrupa yakasinin Kuzeybatisinin yeni ilçesi Arnavutköy. Iskânin yani sira alt-merkezlerin yeniden dagiliminda da gündemde olacak gibi…

Kentin yakin vadede siçrayip genislemesinden bahis açilinca devlet destekli bir egilim de 2.Çevreyolu TEM’in dogu ucu Atasehir’deki yogunlasma. Bir yandan 80’lerde baslamis yeni iskân bölgelerinin olusmasi süreci yogunlasirken diger yandan özellikle devlet projesi olarak finans merkezi olusturma yönelimleri orada Maslak’tan farki sikismayip genisce bir alana yayilmak olan yeni bir ofis stogu olusmasina neden oluyor. Bu egilim önümüzdeki dönemde Beyoglu yakasina karsit ikinci bir çekim alani olusmasini güçlendirecek gibi durmaktadir. Her ne kadar tüm finans islem ve iliskilerinin rakamlara indirgenerek sanallasma yoluyla küresel ölçekte birbirine baglandigi bir dünyada yerel ölçekte mekânsal sikisma ve yogunlasmanin anlami sorgulanmasi gerekse de devletin israrla bankalarini ve finans kurumlarini Istanbul’un Dogu ucunda toplamaya çalismasi ve diger bankalarin da bu rüzgâra kapilmalari bir vaka olarak Istanbul’un gündeminde durmaktaya devam edecek.

Bir de Taksim geliyor akla tabii hâlâ. Evet bir yandan kapandi o konu tabii artik, öyle bir yer kalmadi maalesef. Ve de belki bu sonraki çeyregi bütün ötekilerden ayiracak temel konu olacak. Iki yüzyillik modernlesme tarihinin kollektif hafizada biraktigi en derin izlerini tasiyan bu yer artik yok. Henüz dogmus ve bundan sonra dogacak kusaklar Taksim diye bir yer oldugunu okumus, duymus ama deneyimlememis olacaklar. Bitis süreciyle birlikte düsünüldügünde nasil bir efsaneye dönüsecegini hayal etmek zor degil. Sadece 1 Mayis ve Gezi degil, bir kez dahi oradan geçmemis, görmemis olmanin nasil bir sey olacagini ise tahayyül bile edemeyiz, çünkü birkaç çeyregi birden içinde yasayarak sindirmis kusaklar olarak, orayi hiç tanimamanin boslugu muhakkak ki Taksim’in o sekilsiz boslugundan daha derin ve genis olacak. 19. yüzyilin Direklerarasi gibi uzaklarda/gerilerde kalmis bir Taksim gerçekten de zihin yapilarimizi en temelden etkileyecek seylerden olacak. Buradaki “Tepeden tirnaga Taksim” yazimi o gelecek günlerin muhayyel boslugundan geriye dogru sararak yazdigimi simdi anliyorum. Sadece isçi sinifinin degil, Istanbul’un her türlü sinif ve tabakasinin en çok hatira biriktirdigi en ciddi kollektif hafiza mekâni artik olmayacak. Ama gündeme almaya zorlanacagimiz konulari da kalmadi degil. Mesela AKM, basbakan fevrilestigi anlardan birinde yikacagini söylemisti. Yiktirmamak yetmemeli, o binayi korumanin kalici yolu önce kullanisli kilmak.Yok yok herkesi opera seyretmeye zorlamak degil; örnegi var. Adeta bir kültür makinasi gibi çalisan Paris’deki Beabourg kültür merkezi. Evet bu onun kadar büyük degil ama kullanisli bir sergileme imkâni ve kitap/müzik/kirtasiye vb., Istiklal’in sokak alisverisi, kahve vs. ile desteklenmis, gösteri, dinleti islevi, Beabourg gibi günde binlerce kisiyi degilse de bugünüyle kiyaslanamayacak farkli kesimlerden bir niceligi binayla alisveris içine sokabilecektir. Dolayisiyla 2010’da basladigi sekliyle gerçekçi bir isletme programi esligindeki restorasyonu, kusku yok ki, binayi yok edilme tehlikesinden de koruyacak etkin bir tedbir olacaktir. Evet bir de cami meselesi var. Meydanin yakin ve uzak dönem hafizasina tamamen yabanci bir islev ve yapi tipi olmasi üzerine kurulacak bir sosyal muhalefet. Sosyal çatismadan uzak tutacak bir strateji haline gelebilirse, orantisiz da olsa iktidar gücüyle basa çikabilir ciddiyette bir sosyal direnç olusturabilir. Mesela zorlamayla ve suni sekilde yerlesmenin en çok da inanç ve ibadete aykiri bir tutum olacagi iyi bir baslangiç zemini olabilir. Bu noktada ayirdedici olan dünya görüsü ve yasama biçimleri kaynakli o eski mekansal bölünmenin (Taksim ile Fatih Camii avlusu gibi) Gezi ile yumusayan buzlarinin yeniden katilasmasina karsi dikkatli olunmasidir.(4) Cami konusunun asil problemli olacagi yer Taksim degil Çamlica olacak; sadece Atasehir misali çevrede o büyüklügü gerektirecek nüfus potansiyeli olmadigindan degil Zorlu’dan da beter bir silüet problemi yaratacagi için. Osmanli camiinin geometrisi doku içinde ve uzaktan da algilanmaya göre olusmustur. Merkezindeki en yüksek ve büyük kubbeden kademelerle dört taraftan yere dogru saçilir ki, Ayasofya’yi da, zincirin halkasi kilmis o efsanevi silüeti, her seyden ziyade buna borçluyuz. Kademelenme üzerine kurulu bu yapi tipolojisi sadece kendi cüssesine karsi etrafini gözetmekle kalmaz, kendisini de o kalabaligin içine saklayarak yapayalniz kaldiginda üzerine kalacak sarsak bir sakalete karsi korumus olur. O kadar ki çevresini saran külliye parçalari da o kesiti pekistirerek biçimlenirler. Kamuoyuna yansimis asagidaki resmin problemi caminin taklit olup-olmamasi degil, o Istanbul’a has egimli yamaç serilerinden birinin üzerine tepsi misali yerlestirilmis olmasidir. Bu manzara herhalde en çok inancini herseyin önüne koymus kesimleri mahçup edecektir. Süleymaniye ile ayni sehirde buna suçortakligi yapmanin cezasini hangi mahkeme keser? Emsali olmadigindan, hangi içtiatin tartisina vurulacagina karar vermek de kolay olmayacak ve korkarim yeni bir hukuk tartismasiyla yorabilir hepimizi.

Kaynak: Serbestiyet.com

Dipnotlar

(1) Bu siteye “Kagithane Istanbul’a merkez olur mu?” ve “Eski sehir gözönünde olur mu?” basliklariyla yazdigim, ilki kent parki, digeri arkeoloji parki konulariyla Bilgi master atölyelerinde Mehmet Kütükçüoglu ve Sinan Omacan inisiyatifiyle üretilmis somut projeleri tanitan yazilar kastedilmektedir.

(2) Burada yayinladigim “Zorlu vakasi” yazisi.

(3) Mimarligin katkisindan kastim mimarlik diplomali birinin imzasi ve/ya kenardan katilimi degil, Modern mimarlik kültürünün birikimini sürece tasiyabilecek kapasitede bir kisi veya grubun süreçte söz sahibi olarak bulunmasidir…

(4) Sadece Beyoglu odakli yasam biçimiyle “anti-kapitalist Müslümanlar” gibi gruplarin siyaseten ortak noktalar bulup yakinlasmalarini kastetmiyorum, Açik-Radyo’da Fatih Camii avlusunu mekân tutmus iki genç kizin, o zamana dek semtine ugramadiklari Taksim’e gitmenin ve oradakileri de kendi mekânlarinda agirlamanin onlarda nasil bir degisiklik yarattigini anlattiklari bir söylesi var daha ziyade aklimda. “Önemli olan insanlarin yakinlasmasi, mekânin ne önemi var?” denmemeli. Mekân paylasimi, yakinlasmanin sürekliligi, sürdürülebilirligi bakimindan belirleyici olmalidir ve camiye direnç, Fatihlileri yeniden küstürecek bir biçim almamali. Tipki Gezi’deki gibi mesela Taksim’in hafizasi üzerine kurulacak ve Fatih’te olacak benzeri bir hafizasiz girisimi de simdiden tehdit edecek sekilde örgütlenmelidir. Çünkü sembollesmis özgül islevler yerine kamusal kollektif bilinç ve hafizaya yönelik girisime reaksiyon verilmesinden daha inandirici ve kalici sonuçlar beklenebilir.

Ya sonra?

Hep geçmisten konustum. Ama gelecek de var. Kentlerin gelecegi cazip bir ugras olmasaydi SimCity oyunu çolugu-çocugu, büyügü-küçügüyle bu kadar tutmazdi.

Tipki toplumlar ve insanlar gibi kentlerin gelecegi de belirsiz. Yine de kehanet sinirini geçmeden haklarinda konusmak mümkün. Her konuda oldugu gibi bunda da egilimleri ölçüp biçmek sartiyla, yani “destegi yitirmeden”, Istanbul’da yaklasik çeyrek yüzyillik araliklarla atlayan degisim etaplarinin sonraki diliminin (birçok konuda milat olmasina hazirlanilan 100. yila kadar) kentsel degisime iliskin yön ve temalarini kestirmeye çalisirsak…

Önce kötü haber; gerek 3.köprü ve çevreyolunun çekme, gerekse de ikincinin itme kuvvetiyle Istanbul’un hem Avrupa hem de Asya yakalarindan Kuzeyindeki yesil banda dogru yayilacagi iki bakimdan da dogrulaniyor. Hem ikinci ve ilkinin birlesik etkisi tam da böyle oldugu ve bu arada bunu engelleyecek herhangi bir köklü sosyal ve siyasi degisim olmadigi için, hem de böyle bir egilim önceki çeyrek yüzyilda zaten basladigi ve otoyol kavsaklarinda odaklanan yogunlasma noktalari siçrama tahtasi yapilarak Kuzeye dogru siçramalarla zaten gerçeklesmeye basladigi için. Istanbul’un hayrina olmayacak bu egilimin sürecegini öngörmek mümkün. 90’lardan beri yaklasik çeyrek yüzyildir Avrupa yakasinda Levent ve Maslak, Asya’da da Ümraniye ve Kavacik kavsaklari üzerinden gelen itme güçüyle iskan bölgelerinin Kuzeye dogru hareketlendigi görülüyor. 2.çevreyolunun bu itme kuvvetine yapilacak üçüncünün de çekme kuvveti eklendiginde, yeni çevreyolunun kritik kavsaklarinda olusacak alt-merkezlerin, ikincideki Kavacik’in Beykoz’u, Ümraniye’nin de Çekmeköy’ü tetikledigi gibi yeni iskân yogunlasmalarina yol açmasi beklenebilir.

3. köprü insaatinda güncel durum, köprü ayaklari ve Bogaz-Karadeniz esigi.

Özellikle de Istanbul’un bugüne kadar mesire alani disinda  pek kullanmadigi Karadeniz kiyilarinin cazibesi de eklendiginde çeyrek yüzyil “imar sart” yazisinda anlattigim simdiki çeyregin hikâyesi benzerinin bu kez de Kuzey bandi için gerçeklesebilecegini kestirmek zor olmasa gerek. Ama eger öyle olursa bu hikâyenin içinde maalesef hava-durumu konularinin daha çok geçecegi de artik belli oldu. Çünkü daha simdiden ciddi hasar görmüs Kuzey bandi, bu muhtemel gelismelerle, sonuçlari günlük hayatta bile hissedilebilecek islev kayiplarina (cereyan ve hava temizligi) ugrayabilecek. Bu iklim konusu maalesef küresel gündemle de örtüsecege benziyor…

Neyse ki bazi iç açici beklentiler de yok degil, örnegin sahildeki Bogaz köyleri; Levent-Ulus-Etiler ve A.Hisar-Kavacik sirt yollariyla Bogaz’in sahilinden sirtlarina tasinmis sirkülasyon hatlari yukarilarin canliligini pekistirirken, asagidaki yali köylerini de cansizlastirmisti ki, Bogaz’in bu ceplerinden mahrum kalmak Istanbul’un önemli mekânsal derinliklerinden birinin de kaybi anlamina geliyordu. Örnegin Ulus ile ara kesitindeki yamaçlarina bir ara kismi bir nüfusu çekmis olan; Bogaz’in önemli nirengilerinden Arnavutköy içteki mahalli canliligini tedricen yitirmenin yani sira sahilinin canliligini da Tarabya artigi birkaç lokantaya emanet etmis durumda. Ortaköy’ün 80’lerin talihsiz bir yilbasi gecesi baslayan disa açilmasi bu açilimin asiri merkezileserek Beyoglu yakasi genç nüfusunun tamaminin yali mekâni haline gelmesi diger Bogaz köylerinin issizligini pekistirdi. Kuzguncuk’u tasiyan aydinlarin da sahilin bir yerini daha kaldiracak mecali yok gibi. Çengelköy ve Kandilli ile Kuruçesme’de son 10 yilda görülen kipirdanmaya Bogaz’in diger eski köylerinde de tanik olunup, bugünün gençligine hatira birakacak kamusalliklar olusabilir. Tabii en asiri, beter örnegi Bodrum’da yasanmis kuru-gürültüye dönüsmeden gerçeklesme garantisi de olamaz bu egilimin. Sadece Bogaz kiyilari da degil; Bakirköy, Yesilköy, Moda, Fenerbahçe, Caddebostan, Bostanci gibi Marmara kiyilarinin da yeniden kesfi söz konusu olabilir. Son dönemin Maltepe sahili taze bir soluk anlamina gelebilir buralar için. Haliç’deki yenilenme projeleri oradaki sahil yerlesmelerinde benzeri etkiyi yaratir mi? Beklentiyi mevcut sakinleri hasimlastirarak baslamis islerden çikacak hayirla kisitlamak kaydiyla belki? Kurucesme’nin tüm üst siniflarin taskinlik yerine dönüsme egilimi de GS adasinin devreye girmesi ve birkaç sükunet içindeki lokantanin da etkisiyle yatismis gözüküyor.

Levent-Maslak-Büyükdere sirtinin Bogaz yamaci ve sahiline tasiyabilecegi canliligin simetrigini de karsi tarafi Kagithane yamaçlarina ve tabanina tasimasi da muhtemel: Tabii yamaçlar açisindan sorun yok, hatta avantaj var da vadi tabaninda Levent-Maslak’tan sarkip tabana siçramis is merkezine yatkin yogunlasma egilimi, buradaki Kagithane yazimda anlattigim, her bakimdan mükemmelen Istanbul’un kent parki olma imkâninin daha ihtimal haline bile gelemeden yok olup gitmesi anlamina gelecektir. Ki, yine buraya yazdigim Arkeoloji parkiyla birlikte bu kent parkinin da müjdesi, bundan böyle kendi iktidar oyunlariyla oyalanmak yerine, Istanbul’un ve Istanbullular’in sorunlariyla ugrasmayi is edinecek bir iktidarin da müjdesi olurdu.(1) Böyle içten bir moral yenilenme, son çeyrek yüzyilda kürenin moda ilgi odaklari arasina girmis Istanbul’un, bir de içten patlamayla Bizans’in kurulus ve Osmanli’nin fetih ertesi parlak zamanlarini bile yeniden akla getirecek bir hayal alemine kadar sürükleyebilirdi bizleri. Evet, “atla deve degil!” lafini hatirlayarak metropolün müzminlesmis sorunlarini degil yasamak, konusmaktan bile artik ziyadesiyle yorulmus olsak da, tamamlanmis bir entegre rayli sisteme eklenecek bu iki parkla Istanbul; gerçekten de yasamaktan sürekli sikâyet edecegimize sükrettigimiz bir sehir haline gelirdi. En azindan halen hayatta olan ve yakinda dogacak kusaklar da, yüzlerce yillik atalarinin hayal artiklarindan kalma umut borçlarinin kefaretini ödemeye yetmezdi kuskusuz ama, yakinmaktan degil, sükretmekten bikmanin nasil bir sey oldugunu en sonunda nihayet tadip anlamis olurlardi. Evet fizibilitesi, maliye ve finans profesyonellerinin harci, ama eminim haydi köprü ve 3.çevreyolu ile Zihni Sinir kanali projesi bir yana, su konusup durdugumuz üç-bes mixed use (karma program) “AVM+rezidans+ofis” projesinin toplam bütçesiyle hatta, yine üçü-besi geçmeyen otoyol viyadügü bütçesiyle bile, bu iki parki gerçeklestirmek mümkün olurdu. Demek ki daha da eski deyimiyle, umudun arkasinda oldugu Kaf dagi fiziki/dogal bir engel degilmis de düpedüz Türkiye’nin iktidar yapisinin degismeyen temeli iktidar blogundaymis. Daha önce de yazdigim gibi ayni anda hem Londra hem Roma oluvermek gerçek olamayacak kadar yakindaki bir uzanma mesafesinde duruyormus meger. Yani, kaynaklarin kullanimina adi açikça telaffuz bile edilemeyecek irrasyonel hirslarin mi yoksa Istanbul’un sakinlerinden ulusal ve küresel ölçekli kullanicilarinin aleni kadar mahrem, kamusal kadar da özel olabilen rasyonel ihtiyaçlarinin mi belirleyici olacaginin yanitindaymis. Evet, onyillardir erteleyip durdugumuz hayaller ve umutlar bu kadar da ucuz ve imkânlarimiz dahilindeymis meger gerçekte. Devrim degil, makul ölçülerde müzakere ve iletisimle desteklenmis bir hesap-kitap isiymis eninde-sonunda: Devlet maliyesi hesaplariyla, sermaye finansi hesaplarini ucuca ekleyip sonuç alabilecek Serif Sayin ve Hilmi Güvenal kafa kafaya verseler Erdogan Turgut misali bir insaat profesyonelinin de destegiyle, kapsamlica bir fizibilite dosyalik isten fazlasi degilmis. Tabii onlarin kendi kendilerinin karariyla degil de sonucunu siyasi ve ekonomik iktidar bloku kadar sosyal müzakere mutabakatinin muhatabi sinif ve tabakalarin da, yani devlet ve de sermayenin yani sira genis emekçi ve tüketici siniflariyla onlarin sivil ve siyasi örgütlerinin de dikkat kesilip can kulagiyla dinlemeye hazir oldugu bir ortamda çalismalari kaydiyla. Yani mali, finansal ve insai derinliklere haiz rasyonel bir teknik projeden ancak siyasi ve iktisadi statüko kadar kitlesel sosyal destegi de ardina almis bir toplum yararlanabilir. Yoksa her zamanki gibi proje içeriksiz; içerik de projesiz kalir. Projeyle ekonomik siyasal sosyal gerçekligin bulusmasi ise yazinin en basindaki jenerik resim olarak kullandigim manzaranin, coskunun gösterisi olarak degil de kollektif hakikati yani kendisi olarak yasanmasi anlamina gelir ki, sosyal devrim de zaten buna benzer bir sey olsa gerek… Öyle ya metropoller ille de hep Blade-Runner (biçak-sirti) misali Los Angelik distopya hayal ettirecek degil ya? Bakarsiniz su bizim kir-pas içindeki yorgun-argin Istanbul da bunca zaman sonra müskülpesent dostumuz Günkut Akin ile cevval dostumuz Bülent Somay’i birarada tatmin edecek kiyi-köse-bucaga sikismis, bir sosyal ütopya hayalini canlandirip diri tutuvermis.

Tevatürü bir vesileyle daha anmistim: Matematik imtihanindaki tek kelimelik “why?”(neden?) sorusundan yegâne geçer notu yine tek atislik bir yanit almis, “why not?” (neden olmasin?)…

Bu nasil iyi haberdir ki, umutlanmayi Büyükdere’nin Bogaz yamacindan Kagithane yamacina tasimaya hazirlanirken yazinin sonunu getirdi bile… Is iyimserlige gelince olmasi muhtemellere odaklanamayip, olsa ne iyi olacaklara dayandik… Hayallerin gerçeklesmesinin fiziki ve ekonomik kolayligiyla da yüzyüze gelip (alt tarafi birkaç AVM ile birkaç otoyol viyadügü karsiligi) sosyal destegi de satir aralarindan “elde var!” ile geçistirince, baska konulara girme firsati bulamadan yaziyi bitirmis oldum. Ama ötelenmis olsalar da hâlâ yerim var. Ne de olsa yer/vurus siniriyla gazetede degil, sinirsizligiyla sanal ortamdayim. Ve hayatimda ilk kez, yazdigim bir metin böyle önceden kurulmamis biçimde ve adeta kendi seyrini çizerek aniden bitiverdi. Orta yerinde yazi biter mi? “Neden olmasin?”lara fazla dalininca bitiyormus demek. Çoook uzun zamandir kalkismamanin acemiligi herhalde…

Istanbul’un muhayyel parklarinin olabilirligini de geçtikten sonra kendisine ve muhtemel çeyrek yüzyillik yakin gelecegine dönersek…

Hep genlesme ve siçrama egilimlerinden ibaret olacak degil ya, Bogaz köylerinden beklenti misali zaten imar edilmis mamur bölgelerde de degisiklik olacak elbet. Bunlardan birinin de geçen seferki “Imar sart” metnimin zaman araligi içinde. Yani Levent-Ulus-Etiler iskâninin göze girme süreci içinde, önceki gözdeler Cihangir ve Tesvikiye’nin de canlanip yeniden itibar kazanmasinin benzerinin Levent-Ulus-Etiler için de geçerli olmasi muhtemel gelismelerden. Tabii bu arada rönesansini yasamis Galata-Pera canlanmasi da gerilemeden. Demek üç kusagin üstüste binerek birarada yeniden yesermesi muhtemel. Kuzey bandina meyleden iskân alanlari her iki taraftan Bogaz’in sirt çizgilerinden beslenerek canlanmis yamaçlari ile basta Haliç dönemeci olmak üzere Bogaz ve Marmara kiyilari ve yine bu kiyilari berilerindeki yamaçlara dogru derinlestiren eski köy peyzajlari. Öyle ki, geriye neredeyse sadece Tarihi Yarimada’yi sirttan kateden Fevzi Pasa aksiyla Marmara tarafi tabani Vatan-Millet caddeleri arasi, yani kendilerini Zeytinburnu, Taslitarla gibi erken gecekondu semtleri kadar sur disinin banliyö yerlesmeleriyle de ayni zincirin halkalarina dönüstüren 60-70’lerin kendine has raconuyla, minibus kültürüyle, karadan disa açilmis Aksaray-Fatih-Edirnekapi hatti kaliyor. Evet 19.yüzyilda vapurlarin denizden yaptigini 100 yil sonra karadan yapip ortakligi içe dönüklük olan farkli sinif ve kent kusaklarinin yerlesmelerini karadan birbirine baglayan özgün Istanbul vernaküleri minibüs kültürü Tarihi Yarimada ile yetinmeyip Asya yakasinda da benzeri rolü oynayacak ve bu kez de kendi adiyla minibus yolu diye anilacak yol üzerinden Kadiköy banliyölerinin sinif farkina da denk düsen deniz ve kara tarafi yerlesmelerini Maltepe ve Pendik’e kadar birbirlerine açacakti. Yani sira tipki eski yarimadadaki gibi Kadiköy ve Üsküdar’i da terminale dönüstürerek Ümraniye’den Maltepe’ye kadar yayilmis gecekondu yerlesmeleri de yine bu yolculuktan öte kalici yasama biçimine de dönüsmüs kendine has alt-kültür araciligiyla bu alt-merkezler üzerinden zamanin kentine entegre oluyorlardi. Taksim ve Besiktas terminallerinden ve Barbaros-Büyükdere hatti üzerinden Kagithane yamaci gecekondulari ve küçük sanayi yerlesmelerini Bogaz köylerine baglamakla da Beyoglu yakasinda benzeri bir islevi yüklenmis oluyor. Entegre rayli sistem bu Türkiye’ye özgü enformel inisiyatifi, daha simdiden nostaljiye dönüstürmeye basladi bile. Oysa bir Istanbul müzesinin 60-70 araligi bölümündeki önemli objelerden biri herhalde içindeki parlak isiklari, müzigi, muavinin kendine has müsteri toplama dili ve orta sehpasina dönüsmüs motor kapagi, vites koluna asili tespihleri ile direksiyonu kaplayan renkli pelüsüyle bu minibüslerden biri olurdu.

Yeniden kentin mevcut imarli alanlarindaki muhtemel degisikliklere dönersek: Bunlar Zorlu misali gözönünde olup dikkat çektiklerinden kamuoyunun da en çok ilgisini çekip konu haline getirdigi gelismeler oluyorlar. Geçtigimiz dönemde konu olmasina ragmen sonu getirilememis en cazip ve kapasiteli merkezi atil alan Haydarpasa konteyner terminali olacaga benzer. Tam Bogaz’in baslangici da olan merkezi konumuyla bu iri kiyi bandi, ardindaki Haydarpasa garinin akibeti dolayisiyla gündeme tasindi en çok. Oysa Kadiköy-Haydarpasa arasi yeni entegre rayli sistemin Asya tarafindaki en önemli terminali haline gelmekte oldugundan garin oldugu konum ve sekilde kalmasinin ne kadar mümkün olacagi meçhul. Garin konteyner terminali olarak devam eden sahil bandi ise, Istanbul’un spekülatif gelismeye en açik yeri gibi durmaktadir. Hatta Beyoglu yakasinda, dolayisiyla da gözönünde oldugundan daha çok gündeme gelmis Karaköy-Tophane rihtimindan hem daha bos hem de daha iri bir dilimdir ve kapasitesi kadar tehlikesi de buradadir.

Tam Bogaz’in baslangicinda, Sarayburnu’nun karsisindaki konumu ve büyüklügüyle Istanbul’un o dillere destan denizden algisini köklü ve geri dönülmez sekilde degistirebilecektir. Ortaçag’in erken zamanlarindan beri seyyahlar Istanbul’un esas cazibesinin Marmara’dan gelip Sarayburnu’nu dönerkenki silüeti oldugunu tekrarlamistir. Çagimizda da iki kente denizden gelmek gerektigi söylenmektedir ki bunlar Istanbul ve New York’dur. Bunlara Venedik de eklenmeli bence. Ama o rihtima buraya resmini koyduguma benzer bir projenin uygulanmasi halinde Istanbul’un deniz yaklasimini ve Marmara-Bogaz-Haliç ile birlikte üç yakasinin da kesistigi o en kritik ve büyük Istanbul’un da cografi agirlik merkezi noktasi (yani tam ortasi/göbegi) niteligindeki kavsagini domine edeceginden mesela Zorlu’dan çok daha radikal ve geri dönüssüz bir hasarli etki birakilmis olacaktir. Oysa Kadiköy-Haydarpasa arasindaki genisçe bir alana Asya yakasinin baslica rayli sistem terminal tesislerinden biri planlaniyor. Bu terminalle ve mevcut gar binasiyla yerinde ve kullanisli iliskiler içinde olacak ve mesela Barcelona’nin Forum bölgesi türü yaratici kiyi düzenlemelerinden de ilham almis, kamusal kullanima elverisli yumusak bir sahil bandi proje ve uygulamasi, buraya nasil ve ne yogunlukta bina yapsak ya da nasil binalara ve ne yogunlukta izin versek tuzaklarindan da koruyacaktir. Istanbul’a bu sefer de buradan verilmesi muhtemel hasari önleyecek baslangiç sorusu “Buraya[yi] ne yapsak?” sorusu olurdu ki, o takdirde bu durum zaten muhtemelen bir kez daha farkedilecektir; bina yapmadan da proje yapilabiliyor. Buna “peyzaj” deniyor artik. Bu sözcük bitki odakli içeriginden siyrilali çok oldu. Hatta içinde bina olan konularin bile adi olabiliyor. Kir oldugu gibi kent, dogal oldugu gibi örnegin sanayi peyzaji benzeri yapili çevre peyzajlari da mümkün artik. O zaman bu yeni çeyregin esiginde dikkatimizi en çok nereye verecegimiz ve nasil bir çerçeveden bakmamiz gerektigi çikiyor ortaya. Ama önce su dikkat dagitmaktan baska ise yaramayan gar takintisindan da kurtulmaliyiz. Çünkü simdiden belli ki gar bu yeni peyzajin en nadide parçasi olacaktir. Ve ayirdedici misyonu olan kitlesel sirkülasyonu sekillendirme islevini yitirecegi çoktan belli. Bir gar binasinin en önemli konusu sürecin baslica aktörlerinden olacagi asikâr demiryolu personeli ofislerinin içinde ne ölçüde bulunacagi olmayacaktir. Önemli olan konuya Istanbul ölçegi ve tarihi perspektifiyle bakilmasidir.

E-BÜLTEN
ARKADAŞINA ÖNER